Yeme Bozukluğu Sadece "Yemekle" mi İlgilidir?

Yeme bozuklukları, dışarıdan bakıldığında genellikle sadece beden algısı, kilo kontrolü veya gıdalarla olan bir savaş gibi görünür. Oysa seans odasında, danışan koltuğunun diğer tarafında oturan biz uzmanlar için durum bundan çok daha derin ve karmaşıktır. Yeme bozukluğu bir tercihten ziyade, ruhun baş edemediği acılara karşı geliştirdiği zorlu bir savunma mekanizmasıdır. Çoğu zaman kişi, iç dünyasında yaşadığı kaotik duyguları, korkuyu veya derin utancı düzenleyebilmek için yeme davranışına tutunur.

Duygu Odaklı Yaklaşım perspektifinden baktığımızda, yeme bozukluğunun aslında bir "duygusal anestezi" işlevi gördüğünü fark ederiz. Kişi, hissetmekten korktuğu acı verici duygulardan kaçmak veya bu duyguların yarattığı gerilimi azaltmak için yemeği (ya da yememeyi) bir araç olarak kullanır. Bu noktada yürütülen süreç, sadece semptomları ortadan kaldırmaya odaklanmaz; asıl hedefimiz, kişinin duygusal deneyimlerini kabul etmesi ve onlara güvenmeyi öğrenmesidir. Çünkü iyileşme, duyguları bastırmakla değil, onlara kulak vermekle başlar.

Bu süreçte en sık karşılaştığımız engellerden biri, kişinin içindeki acımasız ve eleştirel sestir. Danışanlarımızın zihninde genellikle kendilerini sürekli yargılayan, "yetersiz" hissettiren bir parça bulunur. Görüşmelerde kullandığımız özel tekniklerle (örneğin sandalye çalışmaları), kişinin bu yıkıcı iç sesiyle yüzleşmesini ve onun yerine kendine şefkat gösteren, koruyucu bir iç ses geliştirmesini hedefleriz. Kişi, kendi duygusal ihtiyaçlarını fark edip bunları sağlıklı yollarla ifade etmeyi öğrendikçe, yeme bozukluğunun o koruyucu kalkanına olan ihtiyacı da azalır.

İyileşme yolculuğu, sadece bireyin kendi iç dünyasında değil, sevdikleriyle olan ilişkilerinde de büyük bir dönüşümü gerektirir. Yeme bozukluğu ile çalışmak, kişinin kendisiyle ve çevresiyle yeniden bağ kurduğu bir yolculuktur. Bu yolculukta duygular korkulacak düşmanlar değil, bize neye ihtiyacımız olduğunu fısıldayan rehberlerdir. Eğer siz de veya bir yakınınız bu mücadeleyi veriyorsa, unutmayın ki yalnız değilsiniz. Kalpteki o boşluğu yemekle değil, şefkatle ve anlaşıldığını hissetmekle doldurmak mümkündür.

Psikolog Emre Kaan Uçar