Sabah gözümüzü açar açmaz yaptığımız ilk şey genellikle telefonumuza uzanmak oluyor. O sonsuz ekranı kaydırırken iletişim kurduğumuzu, gündemi takip ettiğimizi veya biraz kafa dağıttığımızı düşünüyoruz. Ancak madalyonun görünmeyen yüzünde, çok daha sessiz ve derinden ilerleyen bir süreç var: O ekranı kaydırdıkça, farkında olmadan en temel evimize, yani kendi bedenimize yabancılaşıyoruz.
Peki, ekranda gördüğümüz o renkli hayatlar ve "kusursuz" bedenler, aynadaki yansımamızla aramızdaki bağı nasıl koparıyor?
"Neden Onlar Gibi Değilim?" Hissi
Eskiden sadece televizyondaki ünlülere bakardık. Şimdi ise lise arkadaşımızdan yan komşumuza kadar herkesin "en iyi" haline, en doğru ışıkla ve filtrelerle çekilmiş fotoğraflarına maruz kalıyoruz. Sosyal medya, sanki herkesin cildi pürüzsüz, herkesin bedeni kusursuzmuş gibi bir illüzyon yaratıyor. Zihnimiz bir süre sonra bu sahte dünyayı "normal" kabul etmeye başlıyor.
Bu ulaşılamaz görüntülere sürekli maruz kaldığımızda, kendi bedenimize şefkatle bakmayı unutuyoruz. Aynanın karşısına geçtiğimizde bütünümüzü, bizi biz yapan detayları görmek yerine; sadece "kusurlu" bulduğumuz, "düzeltilmesi gereken" yerlerimize odaklanıp derin bir mutsuzluk yaşıyoruz.
Zihnimizdeki Görünmez Yük
Gün içinde sık sık kıyafetinizin duruşunu kontrol etme ihtiyacı duyuyor musunuz? Ya da "Acaba dışarıdan nasıl görünüyorum?" düşüncesi, arkadaşlarınızla sohbet ederken bile zihninizi meşgul ediyor mu?
Sürekli kendini başkalarıyla kıyaslamak ve "nasıl göründüğünü" dert edinmek, inanın insanın enerjisini en çok emen şeylerden biridir. Zihniniz bu düşüncelerle o kadar meşgul olur ki; okuduğunuz kitaba odaklanmakta, işinizi yapmakta veya anın tadını çıkarmakta zorlanırsınız. Bu durum zamanla kendinize olan saygınızı zedeler ve o tanıdık yetersizlik hissini omuzlarınıza yükler.
Bedenimizdeki Mutsuzluk Tabağımıza Nasıl Yansıyor?
Bedene duyulan bu öfke ve yabancılaşma, ne yazık ki sadece aynaya baktığımızda orada kalmıyor, doğrudan yeme alışkanlıklarımıza da sızıyor. Ekranda gördüğümüz o "ideal" bedene ulaşabilmek için kendimizi çok katı diyetlere, açlık döngülerine sokabiliyoruz. Ancak bedeni bu kadar kısıtlamak ve cezalandırmak, günün sonunda kontrolden çıkmış "yeme krizleri" veya duygusal yeme atakları olarak geri dönüyor.
Burada gözden kaçırdığımız çok önemli bir detay var: Bizi asıl yoran şey sosyal medyada ne kadar vakit geçirdiğimiz değil, ne izlediğimiz. Sürekli "şunu yeme", "hızlı kilo ver", "işte benim kusursuz spor rutinim" diyen hesapları takip etmek, yeme davranışlarımızı çok daha hızlı bozuyor. Sağlıklı olma çabası, ne yazık ki kendimize zarar verdiğimiz bir takıntıya dönüşebiliyor.
"Kendimi Sevmek Zorunda Mıyım?"
Son yıllarda sosyal medyada "bedenini sev" akımları oldukça popüler. Evet, niyet çok güzel. Ancak bazen bu "Her an bedenimi sevmeliyim" baskısı bile insana kendini yetersiz hissettirebiliyor. Gerçek şu ki: Bedeninize her gün bayılmak zorunda değilsiniz. Sadece ona saygı duymak, sizi hayatta tuttuğu, yürümenizi, sarılmanızı, nefes almanızı sağladığı için ona teşekkür etmek ve nötr kalabilmek bile harika bir başlangıçtır.
Sonuç olarak, sosyal medyanın beden algısı üzerindeki etkisi yalnızca ekran başında geçirilen süreyle açıklanabilecek bir mesele değildir. Asıl belirleyici olan; maruz kalınan içeriklerin niteliği, bu içeriklerin nasıl anlamlandırıldığı ve bireyin kendi bedenine ilişkin geliştirdiği içsel tutumdur. Beden memnuniyetsizliği, sürekli kıyaslama eğilimi ve yeme davranışındaki değişimler çoğu zaman birbirini besleyen bir döngü oluşturur. Bu döngüyü anlamak, beden algısını yalnızca görünüş üzerinden değil, psikolojik iyi oluşun önemli bir bileşeni olarak ele almayı gerektirir.
Psikolog Emre Kaan Uçar